27 Şubat 2017 Pazartesi

PARİS'TE ÜÇÜNCÜ GÜN

ÜÇÜNCÜ GÜN

        En yorucu Louvre gününü yaşadıktan sonra, bundan sonrasında koşturma içerisinde değil, daha sokak gezisi tadında başlıyorum üçüncü günüme. 

       Paris' te müze, kilise veya katedral gezisine çok erken başlayamıyorsunuz. Genelde önemli yapılar 9 dan önce açılmıyor. Bu sabahki ikinci durağım saat 9.30'da açılan Sainte Chapelle Kilisesi olduğu için ilk durağım olan Saint Sulpice kilisesine saat 8 buçuk civarında gittim. Otelime yakın mesafede olan kiliseyi merak edişimin sebebi tabi ki  de Da Vinci Şifresiydi. Kilisenin girişindeki çeşmeyi içinde sularla hayal etmiştim biraz hayal kırıklığı oldu benim için. Sabahın erken saatleri olduğu için içeride benim dışında 3 kişi daha vardı. Onlar da dualarını eden insanlardı. Kiliseyi dolaşıp hemen gül çizgisine vardım.


         Gül çizgisinin yanına gittim ve  yukarıya bakarak rahibenin hangi açıdan Silas'ı gördüğünü inceledim. Aslında bu kilisede dikkatimi en çok çeken şey ne gül çizgisinin başlangıcı, ne yerdeki metal yuvarlaklardı. Bu kilisede o kadar çok sandalye var ki, bu kilisenin önemini insana hissettiren şey tamamen bu boş sandalyeler.



         Saint Germain mahallesindeyken hazır, St. Germain kilisesinin de içine girdim.  Bu kilisenin manastırında ünlü filozof "Düşünüyorum, o halde varım!" diyen Descartes'in mezarını da görebilirsiniz. Ancak Descartes'in kafatası Paris'te bir başka noktada Musee de'l Homme'deymiş.

       Avrupa'da ki binaların restorasyonları yapılırken binanın bütünlüğünü bozmamaları için, görüntü kirliliğine yol açmamak için çoğu yerde binanın orjinal görüntüsünün muşambalarını asılırken görmüştüm. Aşağıdaki buna bir örnek olan Madrid'deki bir bina.


        Gelelim St. Germain kilisesine; burada da kilisenin içerisinde restorosyan  çalışması vardı. Kilisenin apsis bölümündeki çalışma nedeniyle buraya da aynı şekilde bir muşamba resmi çekilmişti. İçeride bu görüntüye bakarak dua eden insanlar vardı. Ana noktada çalışma devam da etse ibadete ara verilmemişti. 


       Saint Germain kilisesi çıkışı karşıya geçip hemen metroya bindim ve 4 numaralı mor hata iki durak giderek Cite adasında indim. Cite adası bana ilk günden itibaren bir karışık geldi. Küçük bir yer ama köprüler, binalar ne tarafa doğru gittiğimi karıştırmama neden oldu hep. Yine sabahtan bir Cite adası karmaşası ile başladım.  Etraf turistten çok sıradan insanlarla doluydu.

     Kilisenin girişi biraz dolambaçlıydı. Ana caddenin hemen üzerinde bulunan giriş kapısı aslında binaya ulaşmanız için bir labirent başlangıcı gibi. Sanırım bu sebeple bol bol tabela koymuşlar. Güvenlik bantlarından geçtikten sonra yüksek binalarla çevrili bir sokağa çıkıyorsunuz. Aslında bu sokaktaki çoğu insan yan tarafta bulunan yüksek mahkeme binasına gidiyorlar. Katedral girişte sol tarafınızda kalıyor. Museumcard sahibi değilseniz girişteki bölümden bilet alıp giriyorsunuz. Ben içeriye girdiğimde heybetli yüksek bir bina beklemiştim. Başta nereye geldiğimi anlayamadım küçük bir şapel görüntüsü vardı. Sanki bir çadıırn içine girmiş gibi hissettim kendimi.  Asıl vitrayların güzelliği üst kattaymış. Kısa bir merdiven dönemecinden sonra yukarı çıktığınızda ki ilk görüntü..


     Fotoğraf makinemi çantamdan çıkartırken objektifimi fazla yukarı çekerek zorladığım için, makinem güzel çekim yapamaz oldu. Burada ki turum boyunca aklımda hep makinemin başına gelen talihsizlik vardı. O sebeple burada kalite fotoğraflarım yok. 

     Binanın beklenen yüksek tavanları ikinci kattaymış meğer. İnce uzun bir dikdörtgen olan binanın vitraylarını oturup sandalyeden izleyebilmek zevkliydi. Alan küçük olduğu için yerinizden kalkmadan başınızı biraz yana çevirerek bütün camları kolaylıkla incelebiliyorsunuz. Bu sebeple yorucu değil, sakin, samimi bir atmosferi vardı.

  
       Çıkışta bu sefer kiliseden sola doğru dönüp, mahkemeye koşturan takım elbiseli insanlar arasından bol askerli demir parmaklıklardan dışarı çıkılıyor.  İçerisi dinlendiriciydi.

        Çıkıştan sola doğru dönüp Conciergerie'ye doğru ilerliyorum. Köprünün yanı başındaki güzel binanın giriş bölümüne geldiğimde aklıma hiç gelmeyen bir diğer aksilik daha başıma geldi. 

     
     Conciergerie o gün bir düzenlemeden dolayı kapalıymış, normalde her gün açık olan bir yer. Fotoğraf makinemin bozulmasından sonraki ikinci talihsizliğim de buymuş bugün. 

    Conciergerie gezisinin iptali ile gün içindeki programında bir anda boşa çıkan saatler oldu.  Saat 1 gibi gitmeyi planladığım Picasso müzesine 11 gibi geçmek zorunda kaldım. Yeniden karşıya geçip, mahkemenin tam karşısındaki sokaktan sola dönüp metroya indim. Cite istasyonundan 4 numaralı mor hatta Strasbourg- St. Denis durağında inip lila renkli olan 8 numaraya geçtim. St Sebastien Froissart durağında inip Picasso müzesine varışım biraz dolambaçlı oldu aslında. Müzeyi kime sorsam bilemedi.  Elimdeki haritaya bakarak ilerlediğim ara sokaklardan sonra mahalle arasında kalmış müze binasının girişini gördüm.  İçerisinin bu kadar kalabalık olabileceğini düşünmemiştim. Ben ki Louvre'da kuyruk kalabalığı görmeyen biri olarak :)

      İlk hedefim Museumcard sahibi olmama rağmen girdiğim uzun kuyruktu. 15 dakikalık bir bekleyişten sonra aşağı kata inip vestiyere uğradım. Ve bu katta bulunan bölümü gezdim.  Bendeki Picasso konusuna gelicek olursak; çalışmalarını çok da anlam kurarak keyif alarak inceleyen birisi değilim. Hele ki bu müzede her şeyin müzelik hale getirilmesine,  her objenin insanlar tarafından dakikalarca incelenebildiğini görünce anlam veremedim. Dünkü Pompıdou'dan daha fazla modern sanat kokuyordu burası. 


      Her müzede olduğu gibi burada da çocuk ziyaretçiler dikkatle çalışmaları incelip, parmak kaldırarak sorulara cevap veriyordu. Ama müze de bulunan insanların yaş ortalaması baya yüksekti, teyzeler, dedeler güzel kıyafetlerini giyip müzede yavaş adımlarla sohbet ederek ilerliyorlardı. 



       İlgim olmayan yerlerde çok fazla fotoğraf çekme alışkanlığım yok bu sebeple burada da anlaşılacağı gibi çok çekim yapmadım. Sadece bir kaç fotoğrafı öğrencilerime derste etkinlik yaptırabilmek için çektim. Binanın içi çok güzeldi, merdivenleri, duvarları... 

           Bugün koşuşturmalı bir programım olmadığı için müze çıkışı metro istasyonuna giderken telaş içerisinde değil, ara sokaklara dalarak gezine gezine gittim. Sokak aralarındaki küçük fırın vari pastaneler İstanbul'u hatırlattı. Bu mahallede turistlere yönelik hiç bir hediyelik eşya dükkanı yoktu. Ya da Paris'i gözünüze sokabilecek bir yapı, bir kargaşa, elinde fotoğraf makineleri gezinen insanlar... Hiçbirisi burada yoktu. Paris'te olduğunuzu unutabileceğiniz bir noktaydı.

         Metroya vardığımda bu sefer 9 numaralı yeşil hat için kesişim noktası olan Republique'de indim. Yeşil hatta St. Ambroise durağında indim. Bu mahalledeki hedef noktam İstanbul siparişleri için Boesner isimli sanat malzemeleri satan bir dükkandı. Sanat konusunu karşıdan izleyen, inceleyen olduğum için bu dükkandaki onca ürün bana bir şey ifade etmedi, Verilen sipariş listesindeki alıp buradan çıktım. Burası sanki İstanbul Laleli gibiydi, her yerde oradaki tarzda kıyafet mağazaları vardı. 


         Elimdeki mürekkep şişeleri ile bir yerleri gezebilmem mümkün olmadığı için buradan otele gidip poşetleri bırakıp yemek yiyip hemen çıktım. Paris metroları gerçekten her noktaya ulaşıyor gidemeyeceğiniz nokta sanırım yoktur. Benim rotamdaki her noktaya kısa sürede metro ile ulaşıyordum. O yüzden otele gidip poşet bırakıp çıkma işi bile insanın gözünde büyümüyor. Tabi ki iyi bir noktadan otelinizi seçerseniz.

           Şimdi meşhuuuur 42 numaralı otobüse binebilmek için ilk durağına Gare du Nord'a gidiyoruz.  Aslında bu otobüse ara duraklardan, bana yakın mesafeden binebilirdim ama amacım ilk duraktan binip, tek otobüsle önemli bütün yapılardan, sokaklardan rahatça, oturarak, sıradan bir Paris'li gibi gezebilmekti. Otobüse varabilmem için Gare du Nord'un o bitmek bilmeyen kargaşalı çıkışına ulaşmam hiç de kolay olmadı. Garın içerisi acayip karışıktı. Kalabalık tamam normal ama ana caddeye çıkış noktasının bu kadar dolambaçlı oluşu normal değildi. Garları hiç bir zaman sevmemişimdir. Bana hep karışık, her türlü insanın varlığıyla suç oranının yüksek olduğu, sanki her an bir olay olacakmış gibi görünen temiz olmayan yerler olarak görünürler. Hele ki burayı gördükten sonra bu düşüncem sağlamlaştı. 

           Garın ana çıkışından sonra sağa dönüp ilk sokaktan hafifçe yokuş yukarı çıkınca otobüs durakları bulunuyor. 42 numaralı otobüsün durağı peronın hemen başında. Otobüs sık sık geçiyor. Kalkış noktasında olan hat haritasını hemen fotoğrafladım. 


          Diğer duraklardan geçen otobüsleri öğrenebilmem için çektiğim bu aşağıdaki fotoğraf bir çok noktada hayat kurtardı. Paris'teki otobüslerin geçtiği noktaları bu otobüs haritası okumalarıyla kolayca anlayabilirsiniz. Fotoğraf pek kalite olmamış ama üzerinde yazan numaraları inceleyerek yer üstünde de ulaşımın keyfine varabilirsiniz. Bu haritayı, gitmeden önce  resmi sitesinden internet üzerinden indirebilirsiniz. 


         Yatay bir hat boyunca Paris'i gezme keyfim saat tam 17.00'de başladı. Oturacağınız koltuk çok çok önemli bir mesele. Ben fotoğraf çekerken kimseyi rahatsız etmeden rahat rahat oturabilmek için otobüsün sağ tarafında en arka noktada oturdum. Ama itiraf edebilirim ki doğru noktayı bulma imkanı imkansıza yakın. Çünkü bazı yapılar sağınızda bazıları solunuzda kalıyor. En iyisi, benim gibi giderken bir tarafta dönerken diğer tarafa oturup nokta kaçırma ihtimalini sıfırlama. 

      Otobüs az yolcu sayısı ile gardan hareket etti. Kulaklığımı takıp, makaronlarımı yiyerek neler göreceğimin merakıyla camdan dışarıyı seyretmeye başladım.  Fransa'da olan ohal durumu nedeniyle her yerde gördüğünüz askerler burada da geziniyordu. 

   
        Sanırım biraz akşam trafiğinde olduğumuzdan dolayı garın önünde otobüs, 5 dakika  hiç hareket etmeden öylece durdu. Aralardan dar sokaklardan geçtikten sonra renkli  alışveriş caddesine ulaşıyorum. Tüm parıltısıyla Galeri'es Lafayette.... Saat 17.30.



              Yol boyunca güzel mağazaları görerek, Opera binasına geliniyor. Devamında kocaman heybetiyle Madeleine....


        Aslında başlangıçta fotoğraf çekmeyi planlamıştım ama hareketliliği, renkleri, yapıların büyüklüğünü en iyi şekilde videoların verebileceğini görerek bol bol video çektiğim için buraya çok da fazla fotoğraf yükleyemiyorum.  İlerledikçe  Concorde meydanı, Grand Palais, Champs Elysees, Zafer Takı görünüyor. Ve otobüs, bence mükemmel bir cadde olan, sağlı sollu lüks markaların mağazalarının olduğun rengarenk, parıltılı vitrinleriyle süslü olan Montaigne  caddesinden geçiyor. Bu caddenin üzerinde ilerledikten sonra bir anda karşınıza Eyfel kulesi çıkıyor. Ben biraz antieyfelci olduğum için gördüğümde vay be demedim. Onca güzellikten sonra kocaman bir alanı kaplayan, pek de yüksek olmayan (iyi ki de öyle)  demir yığını gözüme hiç de estetik gelmiyor. Dediğim gibi buralarda daha çok video çektiğim için yükleyemiyorum. Saat 18.00.

          Otobüs Bourdonnais caddesine girince Dupleix durağında inip yolun karşısına geçtim. Diğer taraftan gelen otobüsün gelmesine 4 dakika olduğunu görünce oradaki bir hediyelik eşya mağazasına girip, anahtarlıklarımı aldım. Bu seferde geldiğim gibi otobüsün sağ tarafında oturup  diğer açıdan seyre daldım. 


       Bu sefer otobüsten Madeleine durağında inip 42 numaralı otobüs gezimi bitirdim. Saat 18.20. Madeleine yapısına yaklaştığınızda, merdivenlerinden çıktığınızda gerçek boyutunu anlıyorsunuz. İçerisi de dışarısı gibi heybetli tabi ki de.


         Madeleine gezisinden sonra merdivenlerden indiğinizde karşıya doğru cadde boyunca dümdüz gidince yolun karşısındaki köşedeki, bir diğer meşhur alışveriş merkezi olan  Printemps'i görebilirsiniz. İçerisi yine süper ötesi markalarla dolu olan bir diğer mekan da burası. 


         Bu saatte yapılabilecek en iyi şey alışveriş noktalarında gezmek.  Bu cadde zaten baya bir hareketli ve kargaşaya siz de kapılıyorsunuz. Ellerinde mağaza çantalarıyla insanlar etrafta koşuşturuyor. Saat 10 gibi metroya doğru gittim. Etraf burada hala kalabalıktı. Kırmızı hattan, Auber durağından binip bir günü daha bitirerek otelime gidiyorum.  Sanırım odada internet olsaydı bile benim her gece bu yazıları yazmaya halim kalmazdı, gün içerisindeki bunca görselden sonra :) Bende yarınki Napolyon mezarı öncesi biraz Napolyon araştırması yaparak uyudum. 





      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder