İKİNCİ GÜN
Sabah Louvre açılmadan önce hedefim Cite adasını keşfetmekti. Metrodan indikten sonra adayı, etrafını, köprülerini gezdim. Benim gittiğim tarihte Paris gerçekten çook soğuktu. Dış mekan gezileri bu sebeple tarafımdan hızla bitiriliyordu.
Saat 9 olunca metrodan Musee de Louvre durağında inip, Louvre'a giden binanın altından geçerek havayı hissederek piramitlerin önüne çıktım. Ben gittiğimde 10 kişi bile yoktu müze girişinde. Museumpass'ı olanlar sol taraftan sıra beklemeden hemen geçiyor. Beklenen piramidin altından merdivenlerden aşağıya doğru inip hemen clockroom bölümüne gittim.
Clockroom için beklemeden kendiniz boş olan bir dolaba yönelip camdaki yönerge ile dolabınıza bir şifre vererek dolabı hemen kullanmaya başlayabiliyorsunuz.
Ben ilk başlangıç noktası olarak tabi ki İslam Sanatları Bölümü'nden Louvre gezime başladım. Her detayın fotoğrafını itinayla çektim. Bölümün alt katında Hz. Muhammed'e ait minyatürlerden oluşan kısa belgeselin ne yazık ki sadece Fransızcası çalıştığı için hayal kırıklığı ile bu bölüme başladım. Videonun boyutu yüksek olduğu için buraya yükleyemiyorum.
Daha sonra bizim olana, asıl yerinden çok uzakta olana, hasretle yaklaştım. Gitmeden önce "Hazinelerin İzinde" belgeseli ile buradaki parçaların nerelere ait olduklarına çalışıp gitmiştim, bu yüzden bu parçaların esas yerlerini de İstanbul'da gezerek bu parçalanmayı, ayrılmayı, eksik kalmayı daha çok hissettim.
Bu bölümde videoları izlediğim için yaklaşık 1 saat zaman geçirdim. Daha sonra ikinci hedefim Michelangelo'nun "Ölen Esir"iydi. "Ölen Esir"e ulaşana kadar bir çok heykel görmeye devam ediyorsunuz. Fotoğrafta görünen merdivenlerden aşağıya inince herkesin heykellerin önünde fotoğraf çektirdiğini göreceksiniz. Geniş bir alan olduğu için heykelleri her açıdan rahatça inceleyebiliyorsunuz.
Gelelim bu yapıtları incelemeye; Michelangelo 1512 yılında Sistina Şapeli'ndeki işini bitirir bitirmez, II. Julius'un mezarı için satın alınan mermer bloklara, büyük bir istekle döndü. Mezarı Roma anıtlarında gördüğü gibi bir dizi esir heykel ile çevrelemeyi düşünüyordu. Ancak o, büyük bir olasılıkla bu heykellere sembolik bir anlam vermeyi tasarlamıştı. Bu heykellerden biri "Ölen Esir"dir.
Sistina Şapeli'ne harcadığı müthiş çabanın, Michelangelo'nun hayal gücünü kuruttuğunu düşünmüş olanlar bile, yanıldıklarının çabucak farkına varacaklardır. Çünkü, sevdiği malzemeye geri döndüğünde gücü eskisinden fazlaydı.
"Adem"de güçlü bir gencin güzel vücuduna yaşamın girdiği anı resimlemişti. Şimdi ise, yaşamın vücuttan çıkmak üzere olduğu, maddenin çözülme yasalarına vücudun teslim olduğu anı seçmiş.
Bu kendini bırakış; var olma mücadelesinden kurtuluş anında, bu yorgunluk; bu teslim oluş davranışında, dile getirilmesi olanaksız bir güzellik var. Louvre'da bulunan bu yapıtın karşısında durup baktığınızda, onu soğuk ve cansız, taştan bir heykel olarak düşünmek zordur. Hareket halinde olduğu halde hiç kıpırdamıyor gibidir. Michelangelo'nun elde etmek istediği etki de buydu belki. Onun sanatının en hayran bırakıcı sırlarından birisi, ne denli sert bir şekilde dönüp kıvrılsa da, figürlerinin dış çizgilerindeki belirginlik, yalınlık ve sükunettir. Bu etkinin nedeni, Michelangelo'nun figürlerini, işlediği mermer kütlesinin içinde saklanmış olarak görmesindendir. Musa heykelini bitirdiğinde onunla konuşması, çekicini fırlatması da belki de bundandır. Bir heykelci olarak görevinin, bu figürleri örten taşı kaldırmak olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden heykellerinin dış çizgileri, yola çıktığı taş bloğun basit biçimini yansıtır hep. Figür ne kadar hareketli olursa olsun, anlaşılır bir bütünlüğe sahiptir.
Yolumuza devam ederken romantik heykellerinden biri de Canoviano'nun "Aşk"ı. Aşk'ın öpücüğüyle canlanan Psyche.
Girerken 10 kişi olduğum Louvre'a gelenler her saat katlanarak artmakta. Eserlerin önüne gelip kolayca inceleyebilme şansınız her dakika azalmaya başlıyor. Hele ki çoğu önemli eserin önünden insanların bir solukta geçişi, hiç bakış bile atmayışları sizi hayretlere sokarken... Gittiğim sanat tarihi kursu ve sanat akademisi derslerinin verdiği hazla burayı teneffüs edebildiğime şükrediyorum. Aaaa evet güzelmiş demekten ziyade, evet derste, kitaplarda anlatmaya çalıştıkları işte buymuş diyorum. İçeride tek başıma belirlediğim odak noktalarım da ilerleyeceğimi sanmışım. Oysa ki aynı eserin önünden bir kez daha geçip acaba boşaldı mı etrafı, diyerek yeniden yeniden geçtiğim oldu. Hatta en sevdiklerimin yanından son bir uzaktan bakış ile ayrıldım.
Bu gördüğünüz merdivenlerin tepesinde sizi yaklaşık 3 metre uzunluğundaki Semadirek Kanatlı Zafer Tanrıçası Nike karşılıyor.
Semadirek adasında bir tapınakta bulunan bu esere baktığınızda Nike'ın rüzgarla hareketlenen vücudunu hissedebiliyorsunuz. Özellikle karnındaki elbisenin havanın gücüyle kıvrımlaştığını görüyorsunuz. Rüzgara karşı dimdik ayakta duruyor. Benim aklıma hemen Laocoön ve oğullarıındaki güce karşı gelen Laocoön figürü gelmişti. Ve bir de dün gece izlediğim Da vinci şifresinde Tom Hanks ve torun Sophie'nın müze görevlisinden kaçışları geliyor :)
Nike tanrıçasından sola dönerek ilerlediğimde Botticelli'nin güzel eserlerinin yanından geçerek biraz İtalya havası kokladım. Daha sonra parke döşemelerinden de anladığımız gibi Da Vinci'nin Şifresi filminde müdürün öldürüldüğü salona geliyoruz. Girdiğim anda solumda gördüğüm Giotto'nun tablosu ile İtalya etkisi devam etmekte.
Stigmata'yı anlatan bu sahnede dua edip oruç tutarak La Verna'da inzivaya çekilmiş olan Francis'e, Serafim suretinde, (Ayasofya'daki 6 kanatlı melek figürü) kanatlı İsa görünür. İsa, kendi vücuduna çarmıhta açılan yaraların aynısını Francis'in ayaklarına, ellerine ve bedenine işaretler. Böylece Francis'in duaları kabul olur ve ölmeden önce İsa'nın çilelerini kendisi de yaşamış olur.
Artık git gide tabloları inceleme aşkıyla odadan odaya geçmelere başlamıştım. Nicolas Poussin'nin "Et in Arcadia Ego" tablosu. Sakin ve güneşli bir Güney manzarasıyla karşı karşıyayız burada. Yakışıklı delikanlılarla güzel ve saygın bir genç kız, büyük bir taş mezarın önünde toplanmışlar. Başlarındaki çelenklerden ve ellerindeki değneklerden çoban oldukları anlaşılan gençlerden biri, mezardaki yazıtı çözebilmek için diz çökmüş, bir ikincisi bu yazıtı işaret ederken dönüp güzel çoban kızına bakıyor. Kız ise, tıpkı öbür uçta duran arkadaşı gibi hüzünlü bir sessizlik içinde duruyor. Latince yazıt, şöyle diyor. "Et in Arcadia ego." (Arkadia'da bile varım.) Arkadya ülkesini, insanın Tanrılarla ve doğayla mükemmel bir uyum içinde yaşadığı o mutluluk ve barış diyarını düşlerler.
Ve dev tabloların olduğunu salonda ilerlerken önce Jacques Louıs David'in eseri "Horaslıların Yemini" ni inceliyorum.
Resimde Horaslı üçüzler, Arnavutlar tarafınsan seçilmiş üç savaşçıyla dövüşmek üzere, kendi ordularını temsilen Roma'nın hükümdarlığı için ölümüne kadar savaşmaya and içmektedirler. Bütün ordu değil, sadece seçilen bu üç savaşçı savaşın galibiyetini belirleyecekmiş. Resim devrimin tek tek bireylerden beklediği kişisel aranjmanı, vatandaşlık görevlerini ve çoşkulu yurtseverliği sembolize etmektedir.
Kılıcı kaldıran kişi babalarıdır. Kız kardeşleri savaşılan bu düşmanlardan biriyle evli ve yanında annesiyle düşman aileden olan görümcesi vardır. Bu savaş neticesinde Roma kazanır ve kız kardeşin kocası kaybeder. Daha sonra erkek kardeşler kız kardeşlerini de öldürürler. Vatan, aile sevgisinin önüne geçmektedir. Arka plan oldukça basitleştirilmiş, üç antik Roma kemeri ile süslenmiş. Sütunlar dor düzeninde ciddiyetle yerleştirilmiş. Doğrusal perspektif bizi kılıçların ellerle birleşme noktasına çekiyor.
Jacques Louıs David ile devam ediyorum. Sıradaki tablo "Lictorlar Brutus'a Oğullarının Cesetlerini Getirirken" Sezar'ı öldüren grup içinde olan Brutus krallığı düşürmüş yerine konsül sistemini getirmiş. Bu duruma karşı çıkanlar arasında iki oğlu da vardır ve "Daha büyük ahlaki değerleri koruyup erdemli olmak adına kişisel duygulardan sıyrılmak" adına oğullarının ölüm kararını vermiştir. Oğullarından birinin cesedi koridorda ilerlerken, diğeri kapıdan yeni girmektedir. Masanın üzerinde bulunan makas, oğullarının kesik başına bir göndermedir. Brutus bir Roma tanrısı heykeli önünde duygu dolu sert bakışlarıyla oturmaktadır.
Odanın en heybetlisi Napolyon'nun taç giyme töreni tablosu...Ve detaylar...
Yukarıdaki detayda en üst sırada siyah takım elbisesiyle, elinde beyaz kağıdıyla Jacques Louis David'i görebiliriz. Kumaşlardaki kadifenin hissi mükemmeldi.
Gelelim meşhur Oidipus ve Sfenks hikayesine. Oidipus; KPSS derslerinde gördüğümüz, çocuğun karşı cins ebeveyne duyduğu sahiplenme, kendi hemcinsini dışlama duygusu.
Thebai kralı Laius'un öğrendiği bir kehanete göre Lauis'un henüz doğmamış oğlu, büyüdüğünde kralı öldürecek, eşi ile evlenecek ve kral olacaktır. Bu kehanetin gerçekleşmesinden korkan Kral, yeni doğan oğlu Oidipus'u bir dağda terk eder. Dağda çobanlar tarafından bulunan bebek, Korint Kralı'na ulaştırılır. Kral ve eşi tarafından evlat edinilip büyütülür. Oidipus büyüyüp bir delikanlı olduğunda, Delphoi'deki büyük kahinden yazgısını öğrenir. Öldüreceği babasının ve evleneceği annesinin onu evlat edinenler olduğunu sanarak onlardan kaçar ve kendini bir gezgin gibi yollara vurur.
Oidipus, yolculuğu sırasında dar bir yolda karşıdan gelen atlı arabada bir yaşlı adama rastlar, yoldan geçiş konusunda yaşanılan tartışma sonucu kendisini savunurken yaşlı adamı yanlışlıkla öldürür. Fakat farkına varmadan kehanet gerçekleşmiştir, çünkü öldürdüğü gerçek babasıdır.
Oidipus yolculuğuna devam ederken Thebai şehrinin kapılarına gelir. Fakat şehrin geçişini insan ve hayvan karışımı bir çeşit canavar olan Sfenks'in tuttuğunu görür. (Bense vahşi canavar benzetmesine katılmıyorum, ben oldum olası Sfenks görüntüsünü beğenirim, her müzede muhakkak görürsünüz onu.) Sfenks, şehre yaklaşan yolculara bir soru sorar;
"Önce dört, sonra iki, sonra da üç ayaklı olan nedir?"
Oidipus soruya "insan" cevabını verir. Sorusuna ilk kez doğru cevabın verildiğini gören Sfenks yenilgi karşısında kendini öldürür. Bu şekilde şehri canavardan kurtaran Oidipus şehirde büyük coşkuyla karşılanır. Şehri kurtaracak kişi kraliçe ile evlenecektir. Dolayısıyla Oidipus annesiyle evlenir ve kral olur.
Daha sonra ikilinin dört çocuğu olur, şehirde felaketler yaşanmaya başlar, Bunun sebebi araştırıldığında gerçek ortaya çıkar. Öğrendikleri bu gerçekle kraliçe kendini öldürür, Oidipus ise kendi gözlerini oyup kör bir gezgin olarak kızı Antigone ile yollara düşer.....
Ve beklenen kalabalık, beklenen ünlü tablo, beklenen üzerinde bunca açıklamanın yapıldığı tabloyu yakında inceleyebilir miyim ki sorularının cevabı...
Görüldüğü gibi onca devasal büyüklükteki tablonun arasından geçip onlara dokunabilme mesafesindeyken karşınıza çıkan küçük Mona Lisa ve camlar ve korumalar ve mesafe ve kalabalık ve çılgın selfieciler hayal kırıklığının somutlaşması oluyor.
Dünya üzerinde bilmeyenlerin pek olmadığı bu tablo hakkında burada ahkam kesmem bitmeyen ikilemleri, şifreleri yazmam sıkıcı gelecektir. Ben sadece bazı notları alt alta yazmak istiyorum.
- MONA LİSA & MON SALAİ
- Mona Lisa, Kuzey Toskana'da Piacenza- Bobbio kalesinde oturmaktadır.
- Arkada görünen köprü, Ponte del Garbo köprüsüdür. Diğer bir deyişle şeytan (Benim küçük şeytanıma belki de bir gönderme) köprüsü, kambur köprü.
- Gözünün birinde L (Leonardo), diğerinde S (Salai) olması.
Ben açıkçası en öne gidiyim diye bir kaygıya düşmedim. Mona Lisa'ya yaklaşıp karşısındaki onunla zıtlık oluşturan büyüklükteki Kana'da Düğün tablosunu objektifime sığdırmaya çalıştım.
Altı metreye on metrelik bir yüzeyi kapsayan resim gelmiş geçmiş en geniş tuvale yapılmış resimlerden biri olup Louvre'un en büyük tablosudur. Muhteşem giysili efendilerle, arı gibi hizmet eden ayak takımı arasındaki İsa ve Meryem, yüzlerce kişiden biridir sadece. Resme paralel yerleştirilmiş, ortasında İsa'nın oturduğu ziyafet sofrası gerçi biraz Leonardo'nun tablosunu hatırlatır ama İsa'nın mucizeleri, suyun şaraba dönüşmesi, Venediklilerin ihtişamı arasında kaynayıp gider. Işığa doymuş aydınlık mizansende tüm tuvale dağılmış bir sürü değişik, küçük sahne vardır. O kadar canlı bir izlenim bırakırlar ki, resimdeki insanların sohbetini ve ön plandaki küçük orkestranın namelerini neredeyse kulağımızda duyarız. Bu gerçekçi izlenim resmin sağında ve solunda uzanan muhteşem Rönesans saraylarının cepheleriyle de beslenir. Bakışımız bu cephelerin yanında ortaya, trabzanın ardında, İsa'nın tam arkasında keskin bıçaklarını delice sallayarak yemek hazırlayan aşçılara doğru uzanır.
Bu resim San Benedikt Tarikatı'nın San Giorgio Maggiore isimli manastırının yemekhanesi için sipariş olarak yapılmıştır.
İsa'nın ilk mucizesi; kutlama sırasında şarabın bitmesi üzerine İsa, hizmetçilere şarap küplerini su ile doldurmalarını ve geri çekilmelerini söyler. Resmin hemen sağında altta yer alan küpler olayın gerçekleştiği küplerdir. Şölenin yöneticisi şarabın tadına bakmaktadır.
Şimdi bu resimdeki 132 kişiden bazılarını tanıyalım. Gelin ve damat masanın sol tarafında başta oturmaktadır. Onların yanında Avusturya Kraliçesi Elanor, Fransız Kralı I. Francis, İngiltere Kraliçesi I. Mary, sarı kavuğuyla Kanuni Sultan Süleyman bulunmaktadır. Ön taraftaki orkestradakiler; Veronese, Bassano,, Tintoretto, Tiziano'dur.
Karşıma çıkan tablolar.....
En sevdiklerimden biri de "Paolo ve Francesca'nın Dante ve Virgilius'a Görünüyor"
Dante'nin cehenneminde şehvet günahını işleyen aşıkları görmekteyiz. Francesca'nın evleneceği damat çirkindir ve evlilikten vazgeçmemesi için ona damadın erkek kardeşi gösterilir. Tabi Francesca gördüğü kardeşin yakışıklılığından etkilenir ve ona aşık olur. Daha sonra gerçeği öğrenir ama baş başa kaldıkları anda Paolo ile birlikte olur ve o an damada yakalanırlar. Damat, kardeşini kılıcıyla tam öldürmek üzereyken Francesca araya girer ve ölür, daha sonra damat hırsıyla kardeşini de öldürür. İki aşık aynı mezara gömülürler.
Şehvet düşkünü bu iki aşığın boşlukta acı çekerek döndüklerini görmekteyiz. İki kederli ruh boşlukta savrulmakta ve sonsuza kadar sürecek acıyı çekmektedir. Tabloda Francesca'nın saçlarına baktığınız da savrulmayı hissedebiliyorsunuz. Bu tablo aklıma hemen William Blake'in Aşıklar Girdabı "The Lovers Whirlwind" tablosunu getiriyor. Orada da aldatmış insanların öbür dünyadaki salınımı anlatılıyordu.
Sağ tarafta Dante kırmızı elbisesi ile kızgın bir şekilde aşıklara bakmaktadır. Yanında Yunan kültüründen bir hava görülen defne yapraklı tacıyla Virgilius düşünceli bir şekilde aşıklara bakmaktadır.
Müzede gezdiğiniz bu dakikalarda artık her bir köşeden efsane tablolar çıkmaya başlıyor. Adım adım deli detaylarla inceleyebileceğiniz bir çok eser sizi bekliyor. Onlardan bir tanesi Delacroix'nın "Özgürlük" tablosu.
Bu tablo ile ilgili bir sürü açıklama kitaplarda mevcut. 27 Temmuz 1830'da Paris halkı ayaklandı. Ayaklanma işçilerin ve tüm burjuva katmanlarınca desteklenen bir devrime dönüştü. Ayaklanmanın tek, gerçek bir önderi yoktu. Bunun içindir ki Delacroix halkın önderinin "özgürlük" olduğunu söyler. Özgürlük, bayrağı elinde tutan kadının cisimlendirdiği alegorik bir figürdür, gayet somuttur ve hatta erotik çağrışımlarla yüklüdür.
Resimde kendisini en ön safta siyah silindir şapkalı adam kılığında betimlemiştir. Resimlerinde hareketi ve heyecanın dozunu artırmak için açık-koyu kontrastların yanısıra bilinçli olarak zıt, ancak birbirini tamamlayan renk kontrastları da kullanmış. Renklerle insanların o anki duygularını, heyecanlarını vurgulamaya çalışmış.
Geçeklik ve hayalilik iç içe geçmiştir. Bir ideanın insan formatında yansıtılması vardır. Savaşan her iki tarafında ölüleri yerlerdedir. Kadın figürü, bir elinde bayrak bir elinde süngü tutmaktadır. Arkada Notre Dame Katedrali görünmektedir.
Gericault- "Medusa'nın Salı" tablosu bir felaket anını anlattığı için bir an içiniz kararıp yüzünüz düşebilir. Çünkü figürlerin duygularını gerçekten hissedebiliyorsunuz.
Fransız romantik resminin öncüsü ve Delacroix'dan sonraki en önemli temsilcisi Gecicault'dur. Medusa'nın Salı, 1820 yılında Paris salonlarına bomba gibi düştü ve büyük bir skandala yol açtı. Bir dehşet anı o zamana kadar hiç kimse tarafından bu denli sahici ve ürkütücü biçimde resmedilmemişti. Resim, gerçekten yaşanmış bir deniz faciasını konu aldığı için insanlar üzerinde daha da büyük bir şok etkisi yarattı. Gericault izleyiciyi korkunç olayın doğrudan tanığı, hatta bir parçası haline getiren devasa boyutlardaki resmiyle insanların duygularını tam on ikiden vurmuştur. O hareketin ve insanı harekete geçiren duyguların ressamıydı. Figürlerine kazandırdığı üç boyutluluk ve tüm resmi en son karesine kadar doldurarak yarattığı muazzam etki Michelangelo'yu hatırlamaktadır. Resmin etkisi, kazazedelerin son umutla sığındıkları salın taşıdığı sembolik anlamdan da kaynaklanır kuşkusuz.
Tam mürettebatla denize açılan Fransız savaş gemisi "Meduse" 1816 yılında Fas yakınlarında karaya oturmuştur. Filikalar herkesi almadığı için alelacele bir sal yapılmış. 149 kişinin bindiği sal, fırtınada bağlı olduğu filikalardan ipini kopartarak açık denizde tam 27 gün sürüklenmiş. Gericault resmi yapmadan önce konu hakkında kapsamlı araştırmalarda bulunmuş. Kazadan sağ kurtulan denizcilerle konuşmuş, hastaların hatta ölülerin eskizlerini yapmış ve idam edilen şahısların başlarını ve uzuvlarını çizmiş. Resim en ince ayrıntısına kadar betimlediği insan bedenlerinin her kıvrımına kadar ustalıkla bestelenmiştir. Ressamın en çok dramatik hareketlerle iç içe geçen insan vücutları üzerinde yoğunlaştığı anlaşılıyor. Çoğu çıplak bedenler heykelleri andırır. Ölmekte olan kazazedelerin solgun ten rengi, karanlık dalgalarla tezat oluşturur.
Sağ alttaki adam umutsuz bir şekilde oturmaktadır. Resimde yukarıya doğru çıktıkça umutlu insanları görmekteyiz. Salın bir köşesi önümüzdeki tablonun bize yakın noktasında çerçeveye değmektedir böylece bizi de resmin içine çekmektedir.
Müzenin diğer bir odasında tablonun eskiz çalışması da karşıma çıktı.
Bu tablonun önünden birçok kez geçmeme rağmen önünde kimseyi görmedim, sanki bu eseri kimse bilmiyormuş gibiydi. Kabul ediyorum bu koridor sağlı sollu inanılmaz tablolarla dolu ama bu da kolay kolay gözden kaçamayacak büyüklükte.
Figürün Meryem olduğuna dair belirgin bir özellik yok başındaki incecik hare dışında. Saçları dağınık, elbisesi özensiz, etrafta melekler yok. Roma'daki Üçlü Matta'daki gibi ilahi kişiler; hayattan, sıradan insanlar gibi çizilmiş. Havarilerin başlarındaki yay figürü bakışlarımızı Meryem'e götürüyor. Göğsünün üzerindeki elinin parmaklarının bozuk şekli, yere düşen eli O'nun gerçekliğinin göstergesi.
Bu koridorda yürümeye devam ederken, pencerelerden dışarı bakıp gerçek hayatın varlığını hatırlamam gerekiyordu. Çünkü içeride tabloların arasında gezinirken hayal aleminde gibiydim. Bazen efsane, bazen hayali, bazen gerçek, bazen de mitolojik olaylar etrafımda dönüp duruyordu. Louvre'un güzel yanlarından birisi penceredeki manzaralarda karşınıza bir anda ne çıkacağının belli olmaması.
Veeeee benim güzel nedimem büyümüşken yanı başımda, gözlerim parlıyor onu görünce :)
Şimdi yoğun olan bir diğer noktaya doğru yeniden dönüyorum aynı koridordan. Da Vinci'nin diğer önemli, bilinen eserlerinin olduğu duvara. Mona Lisa onca koruma altındayken bunlara dokunabilecek kadar yakın olduğuma inanamıyordum.
Burada çektiğim en güzel fotoğraflardan biri de "Bakire Meryem ve Çocuk İsa, Ermiş Hanna'yla Birlikte" tablosu.
Burada çocuk İsa, yaklaşık bir yaşlarında, sanki annesinin ellerinden kurtulmaya çalışıyor. Kucaklamak ister gibi bir kuzuya yönelmiş. Ermiş Hanna'nın kucağından kalkıyor gibi görünen annesi, Çocuk İsa'ya yapışmış, onu kuzudan ( İsa'nın çilesini simgeleyen kurbanlık hayvandan) uzak tutmaya çalışıyor. Belli belirsiz doğrulan Ermiş Hanna ise sanki çocukla kuzuyu ayırmasın diye kızını geri çekmek ister gibi davranıyor. Belkide Ermiş Hanna, İsa'nın çilesine uzanan yolda hiçbir engel görmek istemeyen kiliseyi simgeliyordur. Bu figürlerin tümü de doğal boyutlarda, ama ya oturur ya da öne eğilir durumda olduklarından küçük taslağın içine sığmışlar. Üstelik sağdan sola doğru, sanki birbirlerinin üstüne katman katman yerleştirilmiş gibi görünüyorlar.
Meryem ile annesi arasında pek yaş farkı bulunmadığı gözden kaçmaz. Üstelik buradaki resimde iki kadının gövdeleri sanki birbiriyle kaynaşmış gibi görünüyor. Leonardo bu tabloda figürlerin dizilişini ve aralarındaki ilişkiyi öyle bir düzende kurmuştur ki Meryem ile Hanna, neredeyse aynı devinimin değişik aşamalarında gösterilen tek bir gövdeyi paylaşıyor gibidirler. İlk bakışta tuhaf görünmesine karşın anneyle kızı arasında yaş farkının göze çarpmaması, ortada yalnızca tek bir beden bulunduğu, giderek Çocuk İsa'nın da bu bedenin bir parçası olduğu izlenimini güçlendiriyor.
Dahası Meryem ile Hanna'nın ayakları (yalnızca üç ayak görebiliyoruz) neredeyse yapay görünen bir ritmik düzen içinde konumlanmıştır ki bu da izleyenin iki figürü, bunların kollarını, bacaklarını birbirinden ayırt etmesini daha da güçleştiren bir öğe olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle şaşırtıcı olan, Meryem'in (Hanna'nın sol ayağının sağında duran) sağ ayağının konumudur. İlk bakışta Meryem'in tuhaf bir biçimde bacak bacak üstüne attığı sanılır. Yakından incelenip de figürlerin yerleşim düzeni açıkça belli olduğunda, çeşitli devinimleri ayrı ayrı seçebilerek, durumu ve anlamını kavrayabiliyoruz. Resimde en çok incelediğim nokta buydu.
Figürlerin iç içe geçmesi ve Meryem ile Hannah'nın yakın yaşlarda görünmesi Hanna, Meryem ve İsa arasındaki kan bağının altını çiziyor. Ayrıca, görüntünün uyandırdığı yakınlık duygusu, biraz yanda kalan İsa'ya göre zaten merkezde bulunan iki kadının konumunu yükseltiyor, onları sahnenin ortasına yerleştiriyor.
Resmin arkalarında boylu boyunca uzanarak tüm yüzeyin yaklaşık üçte birini kaplayan bir dağlık manzara var. Uzaklarda, epeyce yukarıdaki ufukta ve resmin sağına doğru puslar içinde yitip giden doruklar, Hanna'nın başı düzeyinin bile üzerine yükselir. Böylece resmin arkaları, hem çağdaşlarının hem de Leonardo'nun önceki resimlerine göre daha anıtsal bir görünüm kazanır. Leonardo'nun diğer resimlerinde de bu dorukları görebiliriz.
Şimdide hemen yanında ebat olarak küçük ama keskin bakışıyla inceleyebilme şansına sahip olduğum için çok mutlu olduğum diğer eseri "La Belle Ferroniere Portresi". Bu resmi Leonardo'nun yapıp yapmadığı kesinlik kazanmamış, ama kullanılan teknik ve uygulanan gölgeleme bu portrenin gerçekten de onun yapıtı olduğuna işaret ediyormuş.
"Vaftizci Yaya" tablolarına gelirsek; bu iki resmin de Leonardo'ya ait olup olmadığı hala tartışılıyormuş. Ama uygulanan her vernik katının yarattığı ara ton değerleri koyudan açığa doğru yumuşak bir geçişle ışıklar içinde yıkanan Yahya'nın karanlıklardan doğduğu izlenimini yaratıyor. Burada Yuhanna İncili'nin "Nur karanlıkta parlar." sözlerine gönderme yapılmış. Hafifi gölgeler figürün cildindeki renk tonlarına son derece yumuşak, kırılgan, neredeyse iki cinsiyetli bir görünüm kazandırmış, resim Leonardo'nun eşcinsel eğilimlerinin göstergesi olduğu yolundaki yorumlara yol açmış.
Üstelik Leonardo'nun ya da bir öğrencisinin yine Vaftizci Yahya konulu bir başka resminde aynı çifte anlamlılık bir kez daha görülür. Bu resimde tüm bedeniyle gördüğümüz Vaftizci Yahya, solda ırmaklı bir vadiyi ve dağ dizisini içeren bir manzara önünde oturur ve sağ eliyle, kendisini izleyecek olan İsa'yı gösterir. Resmin ayrıntılarında Hristiyan simgeciliğinin izleri seçilir. Gerilerdeki geyik, İsa'nın ve ilk vaftizin simgesi sayılırdı. Önlerdeki hasekiküpesi ise Hrisyanların İsa'ya inanmak ve vaftiz edilmek yoluyla elde edilecek kurtuluş umudunu simgeliyor. Ne var ki çölün ortasındaki bu güzelim çıplak genç, çok geçmeden yalnızca Hristiyanlık ışığı altında görülmekten çıkacaktı. 16. ya da 17. yüzyılda kimliği bilinmeyen bir ressam düzenlemeye Bacchus'un simgelerini eklemiş. Yahya'nın başına bir sarmaşık çelengi yerleştirmiş, elindeki değneği Bacchus'un asasına dönüştürmüş.
"Kayalıklar Bakiresi" nin ilkini burada görebildim. Şimdi sıra İngiltere'deki ikinci tabloyu görmekte....
Louvre'da ki ilk çalışması.
(1483-1486)
National Gallery'de ki ikinci çalışması.
(1495-1508)
San Francesco Grande Kilisesi'nde yerleşik Fransisken Tarikatı "Günahsız Gebelik Yortusu"na adanan ve yeni tamamlanan şapeldeki büyük sunak panosunu resimleme işini Milanolu Predis Kardeşler'le birlikte Leonardo'ya vermiş. Sözleşmede, doğrama işleri daha önce 1482'de tamamlanmış olan sunak arkalığının boyanması ve yaldızlanması konusunda sanatçıların uyacağı ayrıntılı kurallar bulunuyormuş. Leonardo'nun yaptığı ortadaki pano günümüze iki özgün örnekle ulaşmış. Leonardo'nun meslektaşı Ambrogio de Predis'in yaptığı ve müzik çalan birer meleğin betimlendiği iki yandaki panolar da Londra'daymış, onları da görmek ümidiyle :) Meryem'in yaşamından sahneleri, peygamberleri ve en tepede Tanrı Baba'yı betimleyen birkaç kabartma bu anıtsal sunak arkalığının ön yüzünü tamamlıyormuş. Arkalığın ortasındaki nişe Günahsız Gebelik'in asıl tapınma imgesi olan "Immacolata"nın (Meryem ve Çocuk İsa) ahşap bir yontusu yerleştirilmiş. Kayalıklar Madonnası bu nişin önündeki makaralı düzeneğe bağlı, yontuyu yılın 364 günü örtecek biçimde duruyormuş. Her yıl 8 Aralık'ta, Günahsız Gebelik Yortusu'nun kutlandığı gün Leonardo'nun tablosu ahşap heykeli ortaya çıkaracak, önünde tapınılabilmesini sağlayacak biçimde makaralarla indiriliyormuş.
Leonardo bu tabloda Bakire Meryem'i Çocuk Yahya, İsa ve bir melekle birlikte, kayalık mağaranın içinde ya da önünde betimlemiş. Tablonun ismi de buradan geliyormuş. Koyu mavi giysiler içindeki gepegenç Meryem, düzenlemenin neredeyse tam ortasında diz çökmüştür. Dua etmekte olan Ermiş Yahya'ya doğru şefkatle bakıyor, sağ eliyle onu omzundan kavrarken sol elini koruyucu biçimde İsa'nın başı üzerinde tutuyor. Bu görüntünün bir yanında meleklerden büyük olasılıkla Uriel'miş buradaki tabloda dingin bir gülümsemeyle resmin dışına doğru bakarak bizimle bağlantı kuruyor. Yahya'nın koruyucu meleği Uriel, sağ eliyle ellerini dua konumunda birleştirmiş olan çocuğu gösteriyor. Vaftizci Yahya'da olduğu gibi parmakla gösterme burada da vardır. Uriel'in sol eli önünde oturan Çocuk İsa'yı destekliyor. İsa da Yahya'ya dönmüş, bir elini kaldırarak onu kutsamaktadır. Tablodaki kişiler böylece bakışların ve el kol devinimlerinin oluşturduğu zengin bir dizi bağlantıyla bütünleşmiş, bizi de melek figürüyle tablonun içine çekiyor.
Kayalıklar Madonnası'nın her iki örneğinde de kayalık zemin, resmin hemen en önünde, aşağı doğru apansız kesilir. Meryem, "insan elinin oymadığı bir kaya" olarak görülür. Dolayısıyla, tablodaki barınılmaz taş oluşumların doğa güçlerince aşındırılmış olması, Meryem'in beklenmedik gebeliğinin simgelenmesi gibi de değerlendirilebilir.
Aşağıdaki bu küçük tablo müzede gözden kaçabilecek bir noktada odaların içinde kenarda önüme çıktı. Uffizi'deki "Meryem'e Muştu"yu gördüğüm anı hatırladım.
Bir diğer çok beğendim tablo da Jacques Louis David'den...
Yüzlerce NIKE var ama keşke büyük olanların da yüzleri kalabilseydi....
Müzeye girdiğinizde resmini gördüğünüz ve elinizdeki haritada muhakkak görmelisiniz diye belirtilen diğer esere gelelim. "Oturan Katip"
Cam bölmenin etrafında sürekli bir kalabalık oluyor. Rengi oturuşu gerçekten çok etkileyiciydi. Figür, resmi bir pozisyonda oturmuyor. Elinde bir papirüs var. Katipler çok önemli bir kesim olduğu için onların heykeli yapılırmış. Bir kral olmadığı için daha insancıl yapılmış. Kaya kristalinden yapılmış iris, oyulan yere takılmış, irisin arkasında renk kullanılmış. Kızıl aşı boyası ile boyanmış. Aslında bir mezar odası için yapıldığı için bu heykeli döneminde kimsenin görmesi mümkün olmamış.
Bir diğer romantik eserimiz, "Sürgü" Yasak aşıklarımızın birlikte olduktan sonraki ruh halleri. Erkek olan odadan gitmek üzereyken tam sürgüyü çekerken, aşığı onun gitmesine engel olmak istiyor.
Bunlar da Ingres'dan "Odalık" benzeri çalışmalar....
Bu orta bölümü giriş katta bulunduğunuz odalardan geçerken görebiliyorsunuz. Ben burasının neresi olduğunu bu gece metroya giderken piramidin önünden geçtiğim anda fark ettim.
Hotel de Louvre tarafındaki metro istasyonundan çıkınca karşıya geçerek Louvre'a giden tünel yoldan geçiyorsunuz. İşte yandan camlara bakınca aydınlatılmış binanın içinde bu heykelleri gece vakti görebiliyorsunuz.
Müzenin içerisini anlatmaya geri dönüyorum. Haritada muhakkak gidip görün diye işaret konmuş diğer eser; Meryem ve Çocuk İsa... Ben Sanatın Öyküsü kitabında geçtiği için merak etmiştim.
XIV. yüzyıl heykel sanatının en dikkat çeken yapıtları; zamanın kiliseleri için çok sayıda yapılmış olan taş heykellerden çok, belki de, dönemin ustalarının mükemmel bir başarıya ulaştıkları, değerli maden ve fildişinden yapılmış ince işlerdir. Bir Fransız kuyumcusu tarafından yapılan, Meryem'in gümüş üzerine altın kaplama küçük bir heykelini görüyoruz. Bu tür yapıtlar, halka açık tapınma yerleri için değil, daha çok özel şapeller için yapılıyormuş. Bunlar katedral heykelleri gibi, araya bir mesafe koyan törensel bir soğuklukta yapılmıyorlar, sevgi ve şefkat duyguları uyandırmaya çalışıyorlardı. Parisli kuyumcu, Meryem'i gerçek bir ana , İsa'yı ise küçücük elini annesinin yüzüne uzatan gerçek bir bebek gibi düşünüyordu. Sanatçı herhangi bir katılık izlenimi bırakmaktan kaçınmış. Figüre hafif bir bükülme vermesinin nedeni de bu. Meryem çocuğu rahat taşıyabilmek için kolunu kalçasına dayarken, yüzünü de ona doğru çevirmiş. Böylece tüm vücut S harfini andıran zarif bir kıvrım içimde, hafifçe dalgalanıyor gibidir. Sağ kola dökülen kumaş kıvrımları türünden ayrıntılar, sanatçının zarif ve ahenkli çizgiler bulma çabasındaki sonsuz özenini gösterir. Heykelin altında önemli anlar resmedilmiştir.
Bir diğer heybetli eser ilgi duyduğum Pers dönemine ait; bu sütun başlığı.
Büyük Darius'un iki önemli sarayından ikincisi olan Susa'daki (Birincisi, Persepolis) sarayının arz odasında bulunan bir sütun başlığıdır. İki boğa kafasından oluşan sütunun heybeti gerçekten etkileyiciydi. Çatıyı bu güçlü boğalar taşıyormuş. Şimdi şöyle hayal edelim; bu sütün başlıklarından tam 36 tane var ve bir karşılama odasında birbirine yakın bir şekilde yerleştirilmişler, biz de kapıları açtıkları anda bu devasal boğaların tepemizdeki varlığını hissederek aralarından geçerek, odadan içeri giriyoruz, Darius'un karşısına çıkıyoruz. Ne büyüleyici bir oda ziyareti olurdu, arka fonda oryantalist ezgilerle.
Eğer Louvre'u benim gibi eser inceleyerek, hikayelerini defterden, ipadden okuyarak, hediyelik eşya bölümlerini inceleyerek, kendinizi kaybederek geçirecekseniz saate bakmadığınızı fark edeceksiniz. Saate çıkarken baktığımı hatırlıyorum. Çünkü kendimi müzenin kapanışına kadar burada kalabilirsin Tülay olarak ayarlamıştım :) İçeriden kendime Mona Lisa defteri ve kalemi aldım. Her gittiğim yerden magnet almaktan çok daha keyif verici aktivitem bakalım buradaki defterler nasılmış merakım. Hatırlıyorum da bugüne kadar ki en büyük hayal kırıklığım Borghese'deki Persephone ve Hades defterini bulamayışımdı.
Odalardan geçerken bir baktım gençten bir erkek selfiesini bu noktada çekiyordu hemen fotoğrafını bitirmesini bekleyip beni de çeker misin dedim. Louvre'u o da tek başına geziyormuş, ayaküstü konuştuktan sonra bu bölümdeki neredeyse her pencereden farklı piramit fonlarıyla fotoğraflarımı çekti. Tek başına gezmenin dezavantajı benim gibi selfie sevmeyen birisiyseniz sürekli başkalarından fotoğraf çekme isteğinde bulunuyor olmanız.
Yukarıda gördüğünüz bu koca yapının altından geçerken kendimi ünlü birisiymiş gibi hissettim. Karşımdaki insanların hepsi benim fotoğrafımı çekiyordu. Yani doğrusu kapının ve karyatidlerin :) Kapıdan ilerledikten sonra dönüp bakınca durumu anladım :) Kızlarla gitseydim burada komik, güzel fotoğraflar çekilebilirdik... Atina'daki karyatidlerin sonuncusunu da Londra'da görme umuduyla...
Bir başka salondan çıkarken orada uzakta bir kalabalık var vee acaba burada hangi meşhur var derken Venüs zarifliğiyle karşınıza çıkıyor. Burasının ışığı çok güzeldi. Hafif karanlık olması Venüs'ün yalnızlığının hissettiriyordu sanki.
Heykelin yüksekliği 202 cm. Aphrodite'nin klasik heykelleri arasında belki de en ünlüsü Melos adasında bulunduğu için bu adı alan önümüzdeki bu heykeldir. Olasılıkla bu heykel daha sonraki bir dönemde yapılmış, ama Praksiteles'in üslubundan ve yöntemlerinden yararlanmış bir Aphrodite-Eros topluluğunun bir parçasıydı. Bu heykelin de yandan görülmesi düşünülmüş. Aphrodite kollarını Eros'a doğru uzatıyormuş. Burada da yine sanatçının güzel vücudu oylumlamasında ki, hiçbir sertliğe ve belirsizliğe düşmeden vücudun çeşitli bölümlerini belirlemesindeki açık seçikliğe ve yalınlığa hayran kalıyoruz.
Atina'yı gördükten sonra aşağıdaki heykelleri gözümde daha kolay canlandırabiliyorum. Bu dönemi seviyorum, dünyanın her köşesine yayılmış puzzle misali parçaları farklı ülkelerde zihnimde birleştirmek zevkli. Ama elbetteki başka topraklardaki yalnızlıkları hüzünlendirici. Bu konuda duyduğum bir örnek vardı; bir heykel varmış anne ve kucağında çocuğu ile. Anne bulunduğu büstün üzerinde kalmış ancak çocuk olan parçası başka bir ülkeye götürülmüş. Heykel de olsa olay ne kadar acıklı. Annesinden kopartılmış, yetim kalmış bir heykel....
Burası küçük bir oda içerisinde karşılıklı duran iki eser halinde görülebilen bir geçiş noktası. Çoğu insan buradan hızlıca ilerleyip diğer odaya geçti. Hatta benim bu kadar heykel, açıklama çekimlerimi görünce birbirlerine dudaklarını büküp bilmiyorum ki bakışları atanlar oldu. Yıllar öncesinde yerden 12 metre yüksekte, detaylarını görmenin imkansız olduğu bu bayanlara dokunabilecek kadar yakındım. Elleri başımın hizasındaydı. Ayaklarının büklümlerine kadar inceleyebiliyordum.
Burası Parthenon'daki frizlerden biri. Burada anlatılan olaylar gerçek hayattan, yapılan törenlerden bir görüntü.
FRİZ: Tapınaktaki şerit heykeller.
PEPLOS: Athena'nın kutsal heykeli için genç kadınların ördüğü bir giysi. Yunanlı bayanların üzerinde gördüğümüz beyaz omzundan tutturulan, o meşhur dökümlü elbiseler. Bu elbiseler Erechtheion'daki Athena için yapılmış. Frizlerdeki kadınlar peploslar getiriyorlar ve kurban edilen hayvanlar gösteriliyor. Kadınlar, onurlu, asil duruşlarıyla dikkatinizi hemencik çekiyor.
KONTRAPOST: Sol bacak önde, sağ bacak yükü taşıyor pozisyonu. Kadınların pozisyonu bu şekilde. Bayanlarımızın yüzleri günümüze kalsaydı aşağıdaki gibi olacakmış. Dizilişleri 1 erkek, 2 kadın 1 erkek, 2 kadın...
160 metre uzunluğundaki frizin 128 metresi günümüze kadar ulaşabilmiş.
Bir diğer haritada muhakkak görün diye fotoğrafının konulduğu eser bir çifte ait olan lahit.
İlk girdiğim nokta olan Denon bölümünden müzeyi bitirmiş olarak çıkıyorum. Çıkarken tam sağınızdaki hediyelik eşya bölümünün sağ tarafında sandviç yiyebileceğiniz, bir şeyler atıştırabileceğiniz bir büfe var. Oturduğunuz koltuklardan aşağıdaki manzarayı seyrederek, insanların müzedeki koşuşturmasını gözlemleyebilirsiniz.
Veee saatimize bakıyoruz.... Saat 16.35. 9.00'da girip 7 buçuk saat gezdikten sonraki ruh halimde bir yorgunluk yok. Tabi bunda spor ayakkabılarımın da payı var elbette. Burada yazmaktan vazgeçtiğim tahmin edebileceğiniz gibi onlarca eser oldu. İçeride nice Vasari, Rubens, Goya, Van Dyck, Rembrandt, Jean Baptiste, Troy, Raphael,Caravaggio.... eseri, birçok Yunan heykeli vardı.
Girerken piramitten aşağıya doğru geldiğim yolu, çıkışta Carrousel alışveriş merkezinden gerçekleştirdim. Louvre'daki Mona Lisa'dan sonraki en büyük kalabalık buradaydı. Herkes ters piramidin etrafında Pisa kulesi misali pozlar veriyordu. Carrousel'i gezerek dışarıya her yerde gördüğümüz Sortie Sortie... yazılarıyla gün ışığına, dışarıdaki kargaşaya dahil oldum. Louvre'un tam karşısındaki caddede meşhur indirim dükkanı Benlux'e girdim. Kıyaslama yapabilmeniz için; Valentino'nun Donna modelinin 100ml i Türkiye'de Boyner de 560 lira, hava alanında free shopta 50 ml i 70 euro, Benlüx'te 100ml i 82 euroydu. Parfüm alacaksınız en hesaplı tek nokta Paris'te gerçekten Benlüx. Hem de satış yapan görevliler sizin ana dilinizde rahatlıkla konuşabileceğiniz hemşehrileriniz :) Benimle Hülya Hanım ilgilenmişti. İçeride parfüm dışında çanta, cüzdan gibi aksesuarlar da bulabilirsiniz ama kısıtlı modelde.
Louvre'dan çıkıp 1 numaralı sarı metro hattı ile Chatelet'de indim. Hava kararmadan dışarıdan Cite adasını, köprüleri fotoğraflayarak Notre Dame'ın önüne geldim. Aslında gelmeden önce uzun bir kuyruk bekliyordum, bütün bloglarda upuzun kuyruklardan bahsediyordu. Ama sanırım şansıma yaklaşık 7-8 kişilik bir kuyruktan sonra katedrale girebildim.
Dış cephesi gerçekten fazlasıyla oymalı, haliyle gotik. Gotik eserin başlıca özellikleri; artık kemerler sivrileşiyor ve yükseliyor. Gökleri delercesine heybetle yükselip Tanrı'ya yakınlaşıyor. Duvarlar inceliyor., payandalar ile destekleniyor. Pencereler artıyor, amaç Tanrı'nın kutsal ışığının içeri girebilmesi. En önemli yapılar batı girişi kısmında oluyor. Notre Dame'daki en önemli görüntülerden biri; "Gül Penceresi".
Çatıdaki suyu akıtmak için yapılmış olan meşhur gargoylesi.
Gotik mimariden sonra şimdi sıra modern mimari örneği Pompidou'da. Buraya gelmek için indiğim durağa yeniden yürüyüp Chatelet'den 11 numara olan kahverengi metro hattına binip Rambuteau durağında indim. Metro inip binmeleri burada yazıldığı gibi bir çırpıda olmuyor. Özellikle Chatelet gibi her rengin kesişim noktası olan duraklarda. Aşağıya indiğinizde kendi renginize ulaşabilmek için baya bir yürüyüp, merdivenler inip çıkıp, hızlı adımlarda etrafta dolaşan karmaşanın içinde sizde koşturuyorsunuz. Metrodan indiğinizde nerede olduğunu kimseye soramayacağınız kadar dikkat çekici olan bina işte burası. İlk gördüğüm an Madrid'deki Reina Sofia benzeri bir hava sezdim. Sonuçta ikisi de etrafına göre aşırı dikkat çekici, gözümüzün içine girmek için kırmızının bolca kullanıldığı heybetli iki binaydı.
Aşağıdaki beyaz boruların olduğu yerin tam karşı çaprazında bir Carrefour var. Eğer market ihtiyacınız olursa aklınızda olsun.
Vee binayı inceleyerek ilerlediğim yolda tam köşeye geldiğimde, merdivenleri inmek üzereyken uzaklara binanın girişine baktığım anda bu sıranın içerisinde olmaycağımı çünkü benim Museumpass ım var düşüncemle sıraya doğru ilerliyorum. Şöyle diyeyim uzaktan gördüğüm sıraya yaklaştıkça kuyruğun her saniye yukarılara tırmandığına şahit oldum. Etrafta hiç olmayan insanlar bir anda kuyruğa dahil oluyordu sanki. Bu soğuk havada sıraya girme gerçeğimin olmadığını umarak ilerledim.
Görevliye Museumpass ı gösterip kuyruğu beklemem mi gerekiyor diye sordum. Ve cevap EVET!. İkinci sıra sizin için dedi. Tamam ikinci sıra diğerine göre daha kısaydı ama kuyruk ilerlemiyordu ve hava buz gibiydi. Paris'te bu kadar uzun süre sıra beklediğim tek nokta burasıydı. Hem de benim gibi modern müzeye, olmasa da olabilir gözüyle bakan birine.
İçeriye girince giriş bölümündeki puflarda oturup birazcık internete girdim, hediyelik eşya bölümünü gezdim. Eşyalarımı vestiyere bırakıp ve burada da uzun bir kuyruk vardı. Vestiyer için beklediğim tek nokta da burası olmuştu.
Meşhur merdivenlerinden yukarıya, manzarayı seyrederek ve de üşüyerek çıktım. Yukarıya çıktıkça manzara soğuğu unutturdu. Burası 6 katlı bir bina, en üste kata çıkabiliyorsunuz. Ancak müze olarak gezilebilecek tek kat var o da 4. kat. Ben sadece manzarası için ve biraz fotoğraf çekebilmek için yukarıya çıktım. Bir süre burada soluklanıp 4. kata yeniden indim. Müze pazartesi günleri akşam 10'a kadar açık olduğu için bugün çok hareketliydi.
İçerisi tipik bir modern sanat müzesi. Beyaz fon üzerinde birbirinden uzak mesafelerde yerleştirilmiş bir sürü eser. Bir çok Picasso eseri vardı burada. Benim dikkatimi çekenler arasında Miro... Ve öğrencilerime yaptırmak için çektiğim geometrik çalışmalar...
Müzenin en alt katını ve giriş kısmını da gezdikten sonra müzeden çıktım. Sanırım dışarıda ve vestiyerde beklediğim süre kadar müzeyi gezmişimdir. Saat 9 buçuk gibi müzeden çıktım. Hızlı adımlarla merakıma doğru gitmeye başladım. Metroya binip gece ışığında, sarı ışıklar içinde piramidi görmeye gidiyordum. Rambuteau'da binip Hotel de Ville'de indim ve oradan 1 numaralı sarı hatta geçtim. Gün içinde gördüğüm Louvre Rivoli durağında inip birkaç fotoğraf çektim. Böyle bir metro istasyonunun bizim İstanbul'da olduğunda başına neler gelebileceğini düşündüm!!
Yeniden aynı noktadan metroya binip Tuileries durağında indim. Hedefim Tuileries bahçesinin içinden çıkıp bir tarafımda dönmedolabı bir tarafımda piramidi bırakmaktı. İstediğim gibi bir noktadan çıktım. ve inanılmaz bir şey oldu. Etraf bomboştu. İnanılır gibi değildi gerçekten rahat rahat her açıdan istediğim gibi fotoğraf çekebildim.
Benim gibi dışarıda tek tük insan da aynı şeyi yapıyordu. Tripotunu kurmuş birisine görünce, baktım profesyonel birisini bulmuşken kendi fotoğraflarımı da ona çektirdim.
Bu güzel manzarayı arkamda bırakarak yine Louvre'un altından yazımın üstünde belirttiğim gibi Louvre'un içindeki heykelleri görerek metroya ulaştım. Yolun karşısına geçip Palais royal Musee du Louvre durağından binip Champs Elysees durağından indim. Otelime varmak için 13 numaralı mavi hatta geçip Gaite'de indim. Metro istasyonundan sonra otel çok yakın olmasına rağmen bugün amma yürüdüm diyerek hemen otele ulaşmaya çalıştım. Saat 11 civarıydı sokaklar tenha ama korkutucu değildi. Ana caddeden yürüyüp polis departmanının karşısındaki sokakta olan otelime vardım. Yaklaşık 15 saatlik muhteşem ilk günüm bitmişti.
Salı günü gezeceğim Conciergerie gezim için Marie Antoinette filmini seyredip keyif yaparak çeken internetimin şansıyla geceyi bitirdim.











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder